mikselina46.sitemynet.com
Kalb Teknesi Anasayfa
Şiir (Hüsn- ü Kelâm)
Deneme
Kalb Teknesi ***mp3
Nota Arşivi
Sanat Galerisi
Öykü
Kişisel Gelişim
Yararlı Linkler
Ziyaretçi Defteri
Gökler Ötesinden Sesleniş
Röportaj
Evleniyoruz, Mutluyuz!

Röportaj



1. Recep Bey, K.Maraşlısınız. Eserlerinizdeki şiire dönük ve lirik havada bunun etkisi var mıdır?



Recep Şükrü Güngör: Maraşlı yazarların eserlerinin ortak özelliğidir şiire dayanması. Çünkü Maraş şiir şehridir. İklimi, coğrafi yapısı, insanlarının karakteri... vs.



2. Halkımızın okuma iştiyakı sizce yeterli mi? Daha iyi olması için ne tür çalışmalar yapılabilir? İlginç fikirlerinizi bizimle paylaşır mısınız?



Recep Şükrü Güngör: Bunu dert bile etmiyorum. Köydeki Mehmet ağa okumasın daha iyi. Çarşıdaki Ali bey de okumasın. Okuyup ne olacak. kutsal metinleri biz demeden de okuyorlar. Ne ala. Roman okumuş, hikaye okumuş ne yazar. Adamın düzeni bozulur ya! Gazeteden de sadece haberleri okusun!

Halkımızın okuma oranı gayet yüksek. Bir yığın yayınevi var. Büyük ailelere bir yayınevi düşüyor. Herkes kendi yayınevinin kitaplarını okusa yeter.(!?) Evet, halkımızın okuma oranını ben şahsen yeterli buluyorum. Okuması gerekenler, o tazyiki içinde hissedenler okuyorlar. Bu söylediklerim şehirde esnaf ve köyde çiftçi için. Diplomalı zevata gelince... orada birçok ünlem, soru işareti, kısa çizgi koymamız gerekiyor. Üniversite hocaları bile –zorunlu oldukları metinler dışında- okumuyorlar. Çok iyileri var. Onlara sözümüz elbette olamaz. Öğretmenler okumuyor. Ne! Okumuyor mu? Okuyor efendim! Çekler, senetler, gazetelerin dedikodu sayfaları...

Namık Kemal büyük bir fikir adamı. O, eğitim işinin öğretmenlerden başlaması gerektiğini savunur. Önce öğretmenler yetiştirilmeli, der. Ben de aynısını söylüyorum.

Yukarıda söylediklerimin yanında, bir de çok iyi okuyan bir kitlemiz var. Sayısı çok değil belki ama, iyi okuyucu. Bizim okuyucu olarak alışkanlığımız pek iyi değil. Bir eseri okuduktan sonra yazarına ya da yayınevine ulaşmıyoruz. Beğendiysek eşe dosta tavsiye ediyoruz. Beğenmediysek unutuyoruz. Oysa, o adama hatalarını göstermek lazım. Hatta ümit yoksa, sen elini kalemden çek demek lazım. Bu, biraz cesaret ister tabi. Çünkü, biz duygusal bir toplumuz. Sözle kendimizden geçeriz. Mantık bu konuda biraz geri planda kalır.


3. Yeni kitap var mı gündemde?



Recep Şükrü Güngör: Yazmak benim için bir ihtiyaç. Bunun için yazmadan yaşayamam. Sait Faik’in o meşhur sözünü bilirsiniz: “Yazmasam deli olacaktım.” Benim de böyle dediğim anlar oluyor. Hayat bazen çok bunaltıyor. O durumlarda tek ilaç kalıyor bana: yazmak.

Hikaye yazmaya devam ediyorum. Şu anda iki kitap olabilecek durumda. Fakat, hikayeler birkaç kitap daha olacak kadar çoğalırsa kitaplaştırmayı düşünürüm. Adem ile Havva, Timaş’tan çıkacağı günü bekliyor. Hangi ay çıkar ben de bilmiyorum. Yayınevinin belli programı var. O program doğrultusunda kitap yayımlıyor. Alan çok, kitap çeşidi çok... bunları belli bir sıraya koymak zorunda.

Adem ile Havva’dan sonra Asuman ile Zeycan hikayesini yazmayı planlıyorum. Zamanında çok bilinen bir hikaye olmasına rağmen, günümüzde unutulmuş bir halk hikayesidir Asuman ile Zeycan. Doğu illerimizde yaşanmış destansı bir halk hikayesidir. Esasında bilinen bir aşkı anlatmasına rağmen içinde çeşitli tasavvufi derinlikleri de içeriyor. Zeycan’ın kuyuya düştüğü ve oradan bir pirin yardımıyla kurtulduğu, zindana düştüğü ve benzer bir şekilde kurtulduğu bölümler ve bitiş bölümü Hüsn ile Aşk hikayesini andırıyor. Timaş’ın başlattığı bir aşk klasikleri serisi var. Timaş bu seride çıkardığı eserlerle, halkımızın çok konuştuğu, hemen herkesin yanlış yuvarlak bildiği hikayeleri, güzel bir üslup içinde aslına uygun bir şekilde yeniden yayınladı. Her yaş grubuna hitap eden kitaplar çıktı. Ben de Hüsn ile Aşk’ı yazdım. Doksan altı yılında niyetlenmiştim. İki bin bir- iki bin iki yıllarında çalışmaya başladım. İki bin üçün ocak ayında kitap okuyucusuyla buluştu. İki bin üç aralık ayında ikinci baskısı yapıldı.

Yeni kitap var mı, demiştiniz. Adem ile Havva, Asuman ile Zeycan, Üsküdar Aşkları....

Özgün çalışmalarımın yanında, yayına hazırladığım kitaplardan da bahsetmek isterim. Şu anda Karamazov Kardeşler’i hazırlıyorum. Karamazovlar uzun bir çalışma. Dostoyoveski’nin en çaplı eserlerinden. Roman okuyucularının ihmal etmemesi gereken bir eser. İki günümüzü ayırdık mı güzel bir romanı bitirmiş olarak kalkarız yerimizden. Zor değil. Bunu yapanlar var. Öğretmenliğimin ilk yıllarında, ben de denedim. Bu yöntemle çok kitap okudum. Sabah kalkar kalkmaz önceden hazırladığım kitabı okumaya başlıyorum, mecburi ihtiyaçlar haricinde masadan kalkmıyorum. Misafir kabul etmiyorum. Telefonu açmıyorum. Hatta fişi çekiyorum. Cep telefonunu hiç açmıyorum. Dünyadan soyutlanıyorsun, diye suçlanıyorum. Bilmiyorlar ki, ben çok daha iyi, çok daha şerefli bir dünya kuruyorum kendime!



4. Size özel bir soru sormak istiyorum. Dilerseniz cevap vermeyin. Acaba ‘kitap dünyası’na girişinizde ekonomik kaygılar da var mıydı? Bunu doğru buluyor musunuz?



Recep Şükrü Güngör: Ekonomik kaygıların nasıl bir etkisi olabilir ki! Fakir bir ailenin çocuğuyum. Öyle olsaydı kitap okuma yerine çalışmam gerekirdi. Fakat ben parasız bir iş olan kitabı seçtim. Üstelik öğrencilik yıllarımda çekirdek, tatlı, mısır paramı kitaba verdim. Orta bir öğrencisi idim. Amcamla, Uzunoluk caddesinden aşağı yürüyorduk. Amcam liseyi yeni bitirmişti. Bana, “Yeğenim, paranı çereze, çekirdeğe verme! Paranı kitaba ver! Kitap senin kafanı işler! Sabanın tarlayı işlediği gibi!” Amcamın bu sözleri beynime kazındı, kalbimi ısıttı. Tek dostum, tek hedefim vardı: Kitap!

Orta okul yıllarında çok okudum. O kadar ki, gözlerim bozuldu. Şikayetçi değilim. şükür ki, okumuşum. Böyle göz bozukluğuna can kurban.





5. Peki bir eğitimci olarak müfredatlardaki edebî yoğunluk sizi tatmin ediyor mu? Gençlerin eğitim hayatlarında yeterli bir edebî birikime ulaşmaları bu müfredatla mümkün müdür?



Recep Şükrü Güngör: Ben bu konuda devletçi bir yaklaşım sergiliyorum. Müfredat çok güzel. Konular çok güzel. Yalnız, eğitimciler kötü. Nitelik bakımından kötü. Eğitimciler eğitimsiz. Bu bir. Bir de çevre faktörü var. Çevre, günümüz neslini popilizme itiyor. Ne kadar alkış o kadar kalite. Alkışın bittiği an her şey kül olup uçuveriyor. Bir hiçten ibaret kalıyor. Gençleri suçlamanın bir anlamı yok. Tamamen eğitimcileri problem görüyorum. Onların da tamamlanması gereken şeyleri var. Mesela yaşam standartları. Yedi yüz milyon maaşla çalışıyor öğretmen. Üç yüz kira. Yüz elektrik, su, telefon. İki yüz mutfak. Etti altı yüz. Çocukları, ailesi vs. vs. kitap alamaz bu adam. Gazeteye abone olmaz. Gezemez. Ne yapacak? İkinci iş efendim. İkinci işe zorluyoruz öğretmeni. O da kendini derse değil işe veriyor. Sınıfta dersi işleme yerine o günkü çeki nasıl ödeyeceğini düşünüyor. Tuhaf bir şey daha var: İkinci iş yapmayan öğretmen salaklıkla suçlanıyor! İyi mi! Hadi müfredat iyi olsun, konular mükemmel olsun! İstediğin kadar Mevlana anlat, Yunus anlat! Anlatamaz ki!

Müfredat güzel kardeşim. Konular güzel. Yeter ki, dersi anlatacak olan iyi hazırlansın! Ama nasıl? Hangi kaynakla? Ansiklopedi alsın! Biraz önce hesapladık, adamın elbise alacak parası kalmadı ki, ansiklopedi alsın!

Ne diyelim? Maaşın azlığına rağmen öğretmen işini iyi yapmalı. Yapmayınca, güdük nesiller, idealsiz insanlar yetişmeye devam edecektir. Vatan-millet-sakarya muhabbeti deyip dalga geçiliyor. Bu benim çok canımı sıkıyor. Vatan-millet-sakarya olmayacak da ne olacak? hepimiz birer Amerikan uşağı mı olacağız? Birer globel uşağı mı olacağız! Medeniyete karşı değilim ama millet ve vatan gibi en mukaddes değerlerimize de sahip çıkılmalı derim. Hiç kimsenin olmadığı yerde ben varım diyecek bir gençlik demiyor mu fikir yapıcılarımızda Necip Fazıl!

Edebî birikime ulaşma konusuna gelelim. Hoca dersini verir, öğrenciler de kapasitesine göre istifade eder. Bazı öğrenciler dersi, anlatan hocadan daha iyi anlar, bazıları ise Allah versin türünden! Herkese edebî zevk verilemiyor. Buna kabı müsait olanlar nail olabiliyor. Edebiyattan hoşlanmayan öğrencilerime ben, hoşlandıkları alanda okumalarını tavsiye ediyorum. Nefret ettirmemek çok önemli. Okutacağım diye, gençleri Yusuf ile Züleyha’dan nefret ettiren öğretmenlere rastladım. Tabi o, kendince iyi iş yapmıştı!


6. Recep Şükrü Güngör ‘kitap dünyası’ dışında nerelerde yazar?



Recep Şükrü Güngör: Dergilerde yazarım.



7.Son olarak Eskiz Ailesine bir mesajınız olacak mı?



Recep Şükrü Güngör: Eskiz’i devam ettirmek gerek. Daha ustalıklı eserlerle... yeni isimler ekleyerek kadroya. Bu konuda bana da bir görev düşerse ben de üzerime düşeni yaparım.



8. Vakit ayırdığınız için çok teşekkürler hocam.



Recep Şükrü Güngör: Ben teşekkür ederim. Muvaffakiyetler dilerim.

RECEP ŞÜKRÜ GÜNGÖR' le yaptığım röportajı yayınlıyorum..

husnuask.gif

Hüsn-ü Aşk kitabını internetten sipariş vermek için tıklayınız..







... Amcam liseyi yeni bitirmişti. Bana, "Yeğenim, paranı çereze, çekirdeğe verme! Paranı kitaba ver! Kitap senin kafanı işler! Sabanın tarlayı işlediği gibi!"

Amcamın bu sözleri beynime kazındı, kalbimi ısıttı. Tek dostum, tek hedefim vardı: Kitap!

Orta okul yıllarında çok okudum. O kadar ki, gözlerim bozuldu. Şikayetçi değilim. şükür ki, okumuşum. Böyle göz bozukluğuna can kurban.
...





RECEP ŞÜKRÜ GÜNGÖR KİMDİR ?

Kahramanmaraş'ta, on iki nufuslu bir ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi. İlk ve orta eğitimini doğduğu şehirde tamamladı. Cumhuriyet Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Öğretmen olarak yaşamaya devam etmektedir.
Evli ve Esra Eylül'ün babasıdır.
Lise yıllarında yazmaya başladı. 1995'te bir grup arkadaşıyla Martı dergisini çıkardı. İnsan saati, Yalnızardıç, Destina, Süveyda, Irmak Yazıları ve İksir... gibi dergilerde öykü ve deneme yazdı. Halen bir grup arkadaşıyla Yitik Düşler dergisini çıkarmaktadır.
Öykü, deneme, roman yazmaya devam ediyor. Şimdilerde Adem ile Havva'yı yaşıyor. Hayat onun için şiir kadar güzeldir ve şiir gibi yaşanmalıdır.